Hemen her gün binlerce insan, kanserle ilgili bir teşhis, bir tedavi ya da umut haberiyle karşılaşıyor. Bir kişinin kansere yakalanması ya da tedavi edilmesi yalnızca bireysel bir hikayeyi değil; sağlık sisteminden bilimsel ilerlemeye, toplumsal farkındalıktan kamu politikalarına kadar bir dizi meseleyi bize anlatıyor.
Bu nedenle mücadelenin en önemli noktasında da bilimsel araştırmalar ve bunun nasıl desteklendiği yer alıyor. Ülkelerin bu alana ayırdığı bütçeler ve izledikleri politikalar insanlığın kanserle mücadelede nerede durduğuna ya da duracağına etki ediyor. Üstelik bu, yalnızca yeni ilaçların ya da tedavi yöntemlerinin geliştirilmesiyle sınırlı değil, erken teşhisten hastalığın önlenmesine kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor.
2025’te Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) gelen “kanser araştırmalarına bütçe kesintisi” haberleri de bu durumun kanserle mücadeleye etkisiyle ilgili tartışmaları beraberinde getirdi.
ABD Başkanı Donald Trump, kanserle ilgili önemli araştırmaların merkezi sayılan Ulusal Kanser Enstitüsü’nün (NCI) fonlarını kısıtladı. Trump, yüzde 37’lik bir kesintiyle, enstitüye ayrılan bütçeyi 7,22 milyar dolardan 4,53 milyar dolara düşürdü. Bu kesinti, Trump yönetiminin sağlık harcamalarına yönelik sürdürdüğü kısıtlama politikalarının sadece bir parçasını oluşturuyor.
Haliyle bu durum kanserle mücadelede ciddi endişelere yol açtı. Uzmanlar, bu kesintilerin bilimsel ilerlemeyi durma noktasına getireceği ve milyonlarca hastanın yaşamını etkileyebileceğini belirterek tepki gösterdi.
Peki devlet desteğinin kısıtlandığı NCI ve yürüttüğü kanser araştırmaları neden önemli?
Bu kurum, ABD’deki kanser araştırmalarının “omurgasını” oluşturuyor. Kanser araştırmalarına öncülük ederek çeşitli fonlar sağlıyor. Üstelik bunu sadece ABD içerisinde de yapmıyor, dünyanın birçok yerindeki araştırmalara da destek veriyor. Ayrıca kanser araştırmaları üzerine çalışan uzmanlara yönelik eğitim programları da yürütüyor.
Kurumun önemi, veriler ışığında daha da netleşiyor. Her yıl yalnızca ABD’de 2 milyondan fazla kişiye kanser teşhisi konuluyor; 600 binden fazla kişi ise bu hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Dünya genelinde ise 2022 yılında 20 milyondan fazla kişiye kanser tanısı konuldu ve 9 milyondan fazla kişi kanserden hayatını kaybetti. Kanser, kalp hastalıklarının ardından dünyadaki en ölümcül ikinci hastalık konumunda. Her beş kişiden biri yaşamının bir noktasında kansere yakalanıyor; her altı kişiden biri ise bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tahminlerine göre, 2050 yılına kadar yeni kanser vakalarının 35 milyona yaklaşması bekleniyor. Bu artış ihtimali, erken tanı, önleme ve tedavi stratejilerinin daha da güçlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Yıllar içinde yapılan kapsamlı araştırmalar ve geliştirilen tedavi yöntemleri sayesinde kanserle mücadelede önemli bir ilerleme kaydedildi. Örneğin, yalnızca ABD’de 1991 ile 2022 yılları arasında kanserden ölüm oranı yüzde 34 oranında azaldı. 2001–2022 döneminde bu oran her yıl istikrarlı bir şekilde gerilerken, 2014–2023 yılları arasında ortalama yıllık düşüş oranı yüzde 1,5 olarak gerçekleşti. Bugün ülkede 18 milyondan fazla kişi kanser tanısına rağmen yaşamını sürdürüyor.
Bu durum, devletin yaptığı finansal destekle doğru orantılı olarak değerlendiriliyor. Kanserden hayatta kalma oranlarının yükselmesi ve ölüm oranlarının azalmasında, yürütülen bilimsel araştırmaların federal fonlarla desteklenmesinin büyük payı bulunuyor.
Dolayısıyla bu fonların kesilmesi, yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, erken teşhis imkanlarının iyileştirilmesi ve hastalığın daha etkin bir şekilde kontrol altına alınmasına yönelik çalışmaları ciddi biçimde sekteye uğratıyor. Bu politikaların sonucunda binlerce çalışan işten çıkarıldı, çok sayıda araştırma projesi iptal edildi ya da ertelendi.
NPR’nin aktardığına göre, Ulusal Kanser Enstitüsü’nde hibe yöneticisi olarak çalışan ve bu süreçlerden sonra işinden ayrılan Sylvia Chou, yalnızca çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) kavramlarını çağrıştırdığı için bazı araştırmaların anonim ve imzasız e-postalarla sonlandırıldığını belirtiyor. Chou, bu süreci “yukarıdan gelen insansız saldırılar” olarak tanımlıyor.
Kararların kim tarafından alındığının bilinmemesi, sistem içinde hesap verebilirliğin ortadan kalkması olarak değerlendiriliyor. Bu durumun en ciddi sonuçlarından biri de, bilim insanlarının ABD’ye olan güvenini kaybetmesi olarak görülüyor.
“Desteklenmeyen” bilimin dünyaya etkisi
Üstelik bu durum sadece ABD’yi etkilemiyor. NCI gibi kurumların yürüttüğü araştırmalar, dünya genelindeki sağlık politikalarını doğrudan etkiliyor. Burada geliştirilen ilaçlar, tanı yöntemleri ve tarama protokolleri küresel standartların oluşmasında belirleyici rol oynuyor. Dolayısıyla kanser araştırmalarındaki yönelimler, uluslararası sağlık stratejilerinin şekillenmesinde kritik bir etkiye sahip.
Örneğin, rahim ağzı kanseri gibi ciddi hastalıklara yol açan İnsan papilloma virüsü (HPV) ile mücadelede önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilen HPV aşısı, 2006 yılında kullanıma sunuldu. Bu aşının geliştirilme sürecinde, NCI ve Avustralya gibi ülkelerdeki araştırmacıların yürüttüğü bilimsel çalışmalar belirleyici bir rol oynadı. Günümüzde bu aşı, dünya genelinde rahim ağzı kanserinin önlenmesinde en etkili yöntemlerden biri olmaya devam ediyor.
Bir diğer önemli örnek ise akciğer kanserinin erken teşhisine yönelik yürütülen çalışmalarda ortaya çıkıyor. NCI tarafından gerçekleştirilen ve 53 binden fazla kişinin katıldığı National Lung Screening Trial (NLST) adlı büyük klinik çalışma, düşük doz bilgisayarlı tomografi (BT) taramasının akciğer kanserine bağlı ölüm oranlarını yüzde 20 oranında azalttığını ortaya koydu. Bu sonuç, ABD’de ulusal tarama kılavuzlarının güncellenmesine öncülük etmiş ve birçok ülkenin benzer erken teşhis programlarını hayata geçirmesini sağladı.
Kanserle mücadeleye yönelik bilimsel çalışmalar yalnızca ABD ile sınırlı değil; birçok ülkede faaliyet gösteren araştırma kurumları da bu alanda hayati öneme sahip çalışmalar yürütüyor. Yine bu kurumların desteklenmesi mücadelenin geleceğini belirliyor.
Örneğin, Avustralya, kanserle mücadelede yürütülen araştırmaları kamu kaynaklarıyla destekleyen ülkeler arasında yer alıyor.
Avustralya devleti, 2024–2025 döneminde yalnızca National Health and Medical Research Council aracılığıyla kanser araştırmalarına 164,7 milyon Avustralya doları, Medical Research Future Fund üzerinden de 10 yıl boyunca toplam 6,5 milyar dolar kaynak ayırıyor. Bunun yanında beyin kanserine özel 126,4 milyon dolar ve nadir kanserler için klinik denemelere 750 milyon dolar ayrılmış durumda.
Bu fonlar yalnızca yeni ilaç geliştirmeyi değil, erken teşhis, tarama programları ve önleme stratejilerini de kapsıyor. 2025’te ülkede yaklaşık 170 bin yeni kanser vakası beklenirken, 5 yıllık hayatta kalma oranı yüzde 72’ye yükselmiş; ölüm oranları ise son 20 yılda belirgin biçimde azalmış durumda.
İngiltere’de de benzer bir durum söz konusu. Hem kamu kurumları hem de yardım kuruluşları aracılığıyla kanser araştırmalarına finansal destek sağlanıyor. 2021 yılında ülkede yaklaşık 395 bin 181 yeni kanser vakası ve 168 bin 873 kanserle ilişkili ölüm kaydedildi. 1970’lerden bu yana kanser ölümlerinde yüzde 20’nin üzerinde düşüş gözlemleniyor.
Kanada’da kanser araştırmalarına finansal destek sağlayan ülkeler arasında. Kanada’da kanser araştırmalarına yıllık ortalama 500 milyon dolar yatırım yapılıyor. Erken teşhis ve kanseri önleme üzerine klinik araştırmalar yürütülüyor. Araştırmalar, ülkede kanser vakaları ve ölüm oranlarında genel olarak düşüş gözlemlendiğini gösteriyor; ancak yaşlanan nüfus nedeniyle kanser vakalarının artma olasılığı olduğu da belirtiliyor.
Dolayısıyla kanser araştırmalarına ayrılan kamu kaynaklarının yaşama etkisi göründüğünden daha fazla. Bu alandaki finansal desteğin artırılması veya azaltılması, erken teşhis, hayatta kalma oranları, yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine etki ediyor. Uluslararası alanda yürütülen çalışmalar, araştırma fonlarının ölüm oranlarında düşüşe ve yaşam sürelerinde artışa etki sağladığı açık biçimde gösteriyor.
